İslam Hukukunda Bağlam, Maslahat ve Tarihsel Dönüşüm
Kur’an’ın belirli bir mesele hakkında açık bir hüküm içermediği durumlarda İslam hukuku, metnin sessizliğini bir boşluk olarak değil, hukuki aklın ve içtihadi kapasitenin devreye girdiği yaratıcı bir alan olarak görür. Bu nedenle İslam hukuk geleneği, hükmü tespit etmek için yalnızca lafzî veriye dayanan bir yaklaşım benimsememiş; bunun yerine Kur’an’ın ilke dünyasını, Hz. Peygamber’in pratiğini, sahabe tecrübesini ve toplumsal yararı birlikte değerlendiren çok katmanlı bir metodoloji geliştirmiştir. Bu metodoloji, hem normatif hem tarihsel açıdan esnek bir hukuki zihniyetin oluşmasına katkı sunmuştur.
Bu çerçevede ilk dikkate alınan unsur, meselenin Kur’an’ın ilkesel çerçevesi içinde bir karşılık bulup bulmadığıdır. Kur’an, çoğu zaman belirli bir olayın ayrıntılarını değil, adalet, ölçülülük, ahde vefa, zarar vermekten kaçınma ve toplumsal düzenin korunması gibi evrensel ilkeleri merkeze alır. Dolayısıyla hakkında doğrudan hüküm bulunmayan konular, bu ilkeler aracılığıyla değerlendirilir. Hukuki akıl, literal bir metin bağlılığının ötesine geçerek vahyin değer dünyasını yeniden yorumlar.
Kur’an’ın sessiz kaldığı alanlarda Hz. Peygamber’in Sünnet’i ikinci temel referans alanını oluşturur. Zira Sünnet, vahyin somut hayata aktarılmış biçimidir ve çoğu zaman Kur’an’ın genel çerçevesini tamamlayıcı mahiyettedir. Ne var ki, Sünnet’in yönlendirmesi de zaman zaman yeni durumları karşılamaya yetmediğinde, sahabe uygulamaları tarihin erken döneminde ortaya çıkan bir tür kolektif içtihat niteliği taşır. Bu uygulamalar arasında özellikle Hz. Ömer’in yaklaşımı dikkat çekici bir örnektir. “Kalbi İslam’a ısındırılacak olanlar”a yapılan maddi destek, Hz. Peygamber döneminde somut bir siyasal ve toplumsal ihtiyaçtan doğmuştu. Ancak Hz. Ömer halife olduğunda toplumsal şartların değiştiğini, İslam toplumunun artık güç kazandığını ve bu grubun korunmasına yönelik maddi bir teşvike ihtiyaç kalmadığını belirterek bu uygulamayı kaldırmıştır. Bu karar, Kur’an’daki hükmün reddi değil; hükmün bağlamının yeniden yorumlanmasıdır. Yani Hz. Ömer, ilgili ayetin bir “amaç” (maksat) belirlediğini, fakat o amacın artık mevcut şartlarda başka araçlarla sağlandığını düşünerek uygulamayı durdurmuştur. Bu, İslam hukuk düşüncesinin metne körü körüne bağlı olmayan, fakat metnin ruhunu ve toplumsal bağlamı birlikte gözeten bir yapıya sahip olduğunu gösterir.
Hz. Ömer’in bu kararı, İslam hukukunda maslahatın (kamu yararının) ve toplumsal bağlamın ne kadar önemli olduğuna dair erken ve güçlü bir örnek olarak kabul edilmelidir. Bu örnek, hükümlerin tarihsel bağlamlarından bağımsız düşünülemeyeceğini ve hukukun değişen şartlar karşısında donuk bir yapı hâline getirilemeyeceğini açıkça ortaya koyar. Böylece içtihadın yalnızca kıyas yoluyla değil, toplumsal gerçeklik, amaçsal yorum ve kamu yararı gibi unsurlar üzerinden de gelişebileceği anlaşılır.
Kıyas ise, klasik usulde Kur’an ve Sünnet’te açık hükmü olmayan meselelerde başvurulan en düzenli akıl yürütme biçimidir. Ancak kıyas, salt benzetme mantığı değildir; illetin tespiti gibi disiplinli bir süreç içerir. Buna rağmen tarihsel uygulamalar göstermektedir ki, kıyasın formel mantığı her zaman toplumsal ihtiyaçları tam karşılamayabilir. Bu nedenle maslahat, istihsan ve örf gibi yöntemler, hukukun hayatla irtibatını sürdüren tamamlayıcı araçlara dönüşmüştür. Bu yöntemler sayesinde hukuk, nasların amaçlarını ihmal etmeksizin yeni durumlara uyarlanabilir hâle gelmiştir.
Bütün bu unsurlar bir araya geldiğinde İslam hukukunun, Kur’an’da açık hüküm bulunmayan meselelerde sessiz kalan bir sistem olmadığı, aksine metnin değerler evrenini tarihsel ve toplumsal bağlamla buluşturan ince, esnek ve akılcı bir içtihat geleneğine sahip olduğu görülür. Bu gelenek, Hz. Ömer’in örneğinde olduğu gibi, nasların maksatlarını önceleyen ve şartların değişimiyle birlikte hukuki uygulamayı yeniden düzenleyebilen bir dinamizmi içinde barındırır. Dolayısıyla İslam hukuk düşüncesi, hem kutsal metnin otoritesini koruyan hem de her dönemin gerçekliğine cevap verebilen canlı bir yorum geleneği olarak şekillenmiştir.
Ne var ki bu dinamik içtihat geleneği, tarihsel süreçte aynı canlılığını koruyamamıştır. Özellikle 850 yılında Abbâsî Halifesi Mütevekkil’in, Kur’an’ın mahluk olmadığına dair siyasal ve itikadî bir tavır olarak ilan ettiği fetva, yalnızca bir kelam tartışmasını sonlandırmakla kalmamış; Kur’an’ın yorumlanmasına dair epistemolojik zemini de daraltmıştır. Bu fetva, metnin tarihsel bağlamı içinde anlaşılmasını güçleştiren bir kutsallık ve değişmezlik halesi üretmiş, Kur’an’ın anlam ufkunu zamanın ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlama çabalarını fiilen sınırlandırmıştır. Böylece nas, yaşanan hayatın akışkanlığına eşlik eden dinamik bir rehber olmaktan çıkarak, giderek sabit ve kapalı bir otorite biçimine bürünmüştür.
Bu dönüşümün en belirgin sonucu, fıkıh usulünün erken dönemindeki yaratıcı ve çoğulcu içtihat imkanlarının daralması ve “içtihat kapısının kapandığı” yönündeki tarihsel kabuldür. Bu süreç, nasla hayat arasındaki ilişkinin tek yönlü hâle gelmesine, toplumsal değişimle hukuki yorum arasındaki köprünün zayıflamasına ve şeriat üretiminde donuklaşmaya yol açmıştır. Oysa Hz. Ömer’in yaklaşımında somutlaştığı gibi, İslam hukuk geleneğinin özü, metnin ruhunu toplumsal bağlamla birlikte değerlendiren esnek bir düşünceye dayanıyordu. Bu esneklik zamanla kaybolmuş; yerini, metnin lafzına sıkışan ve toplumsal ihtiyaçlara yeterince cevap veremeyen bir hukuk anlayışı almıştır. Bugün tartışılması gereken, bu kapanmanın mutlak mı yoksa tarihsel koşulların bir ürünü mü olduğu ve modern dünyada içtihadın yeniden nasıl işler hâle getirilebileceğidir.
