"Allah Korusun", Nasıl ?
Bir insan, gökyüzünden inen yağmuru, yerin şiddetli sarsılmasını, rüzgarın öfkesini aynı anda hem kutsal bir iradeye bağlayıp hem de ondan korunmayı istemekle hangi zihinsel yol ayrımında durur?
“Allah korusun” ifadesi, gündelik dilde masum bir temenni gibi duruyor öyle değil mi ! Kimden? Kime Karşı ? Oysa bu söz, derinlerde metafizik, etik ve epistemolojik katmanları olan bir düşünce evrenine açılır.İnsan, doğayla kurduğu ilişkide hem neden arar hem de anlam üretir. Bu arayış, tarih boyunca mitolojilerden teolojiye, felsefeden bilime uzanan uzun bir hat üzerinde ilerlemiştir.
İlksel toplumlarda doğa olayları kişileştirilmiş güçlerin dili olarak okunurken, modern dünyada aynı olaylar fiziksel yasaların sonucu olarak kavranır. Bu iki yaklaşım, çoğu zaman aynı zihinde yan yana varlığını sürdürür.
Teolojik perspektiften bakıldığında, evren düzenli bir bütün olarak düşünülür. Bu düzenin merkezinde ilahi irade yer alır.
Fakat bu irade, doğrudan müdahale eden bir el olarak kavrandığında, bu kez insanın sorumluluk alanı daralır.
Deprem kuşağında kurulan şehirler,
taşkın yataklarına yapılan yerleşimler,
iklim dengesini zorlayan üretim biçimleri,
insanın kendi tercihleriyle şekillenen risk alanlarıdır.
Bu noktada doğa, rastlantısal bir düşman olarak okunmaz; belirli yasalar çerçevesinde işleyen bir sistem olarak anlaşılır.
Bilimsel yaklaşım, bu yasaları gözlem, ölçüm ve modelleme yoluyla açıklar. Yer kabuğundaki gerilimler, atmosferdeki basınç farkları, su döngüsünün ritmi, birbirine bağlı süreçler halinde işler. İnsan, bu süreçleri tanıdıkça öngörü üretir, önlem geliştirir, yaşam alanlarını yeniden düzenler. Böylece kader kavramı, edilgen bir kabulleniş olmaktan çıkar, bilinçli bir varoluş pratiğine dönüşür.
Sosyolojik açıdan bakıldığında, felaket söylemi aynı zamanda bir anlam üretme mekanizmasıdır.
Toplumlar, sarsıcı deneyimler karşısında sembolik diller kurar. Dua, temenni ve ritüel, belirsizlik karşısında psikolojik denge sağlar. Ancak bu dil, eleştirel düşünceyle beslenmediğinde, sorumluluğun yönünü bulanıklaştırır. Riskin kaynağı ile sonuç arasındaki ilişki görünmezleşir. Böylece insan, kendi kurduğu yapının altında kalan bir figüre dönüşür.
Felsefi düzlemde ise mesele, insanın evrendeki konumuyla ilgilidir. İnsan, hem doğanın parçası hem de onu dönüştüren bir özne olarak var olur. Bu ikili konum, metafizik inançlarla bilimsel bilgi arasında sürekli bir gerilim üretir. Çocuksu bir tanrı tasavvuru, evreni keyfi kararların sahnesi gibi algılar. Olgun bir düşünce ise düzen, neden ve sorumluluk kavramlarını merkeze alır. Bu yaklaşımda inanç, akılla çatışan bir alan yerine, onu derinleştiren bir ufuk haline gelir.
Gündelik yaşamın reel yasaları içinde düşünmek, kutsalı dışlamak anlamına gelmez. Tam tersine, insanın kendi payına düşen görevi ciddiyetle üstlenmesini sağlar. Sağlam binalar, adil kent planları, sürdürülebilir üretim biçimleri, yalnızca teknik tercihler olarak kalmaz; aynı zamanda ahlaki tutumlara dönüşür. İnsan, kaderi bekleyen bir varlık olmaktan çıkar, geleceği inşa eden bir özneye evrilir.
Belki de asıl soru şudur: Dualarla sığındığımız gökyüzüne bakarken, ayaklarımızın bastığı toprağın yasalarını öğrenmeyi ne zaman bir ibadet kadar değerli görmeye başlayacağız?
