İslami Tefsir Geleneğinde Tevrat Kaynaklarının Konumu ve Yorum Sorunu
İslami ilim geleneğinde, önceki vahiylerin korunmuşluğu meselesi uzun süredir tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmanın merkezinde ise özellikle Tevrat yer almaktadır. Müslüman düşünce tarihinde, Tevrat’ın tahrif edildiği yönündeki kanaat yaygın kabul görmüş; bu durum, onun ilmi çalışmalarda kullanılmasına karşı mesafeli bir yaklaşımın gelişmesine yol açmıştır. Ancak bu mesafe, çoğu zaman metodolojik bir ihtiyat sınırını aşarak, tarihsel ve metinsel verilerin bütünüyle dışlanması sonucunu doğurmuştur.
Buna karşılık hadis ve tefsir literatüründe, Tevrat’ın özellikle ilk beş kitabının sunduğu tarihsel veri seti büyük ölçüde ihmal edilirken, Yahudi geleneğine ait Talmud, Mişna ve benzeri kaynaklardan aktarılan rivayetlerin çoğu zaman yeterli eleştirel süzgeçten geçirilmeden kullanıldığı görülmektedir. Bu durum, epistemolojik açıdan tutarsız bir yaklaşım ortaya koymaktadır. Bir yandan Tevrat bütünüyle dışlanmakta, diğer yandan onun sonraki yorum geleneği olan rabbanî literatür, dolaylı biçimde tefsir malzemesine dahil edilmektedir.
Bu metodolojik çelişki, Kur’an merkezli araştırmalarda önemli kavramsal ve bağlamsal sorunlara yol açmıştır. Zira Kur'an-ı Kerim’de yer alan birçok kıssa ve anlatı, içerik ve yapı bakımından Tevrat ile yüksek düzeyde paralellik göstermektedir. Yaratılış, peygamberler tarihi, İsrailoğulları anlatıları ve ilahi ahit kavramı gibi temalar, iki metin arasında büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu paralellik, Kur’an’ın önceki vahiylerle kurduğu tarihsel ve teolojik sürekliliğin önemli bir göstergesidir.
Buna rağmen, klasik ve modern tefsir literatüründe sıkça dile getirilen “Kur’an’ın Kur’an ile tefsiri yeterlidir” anlayışı, çoğu zaman metinlerarası bağlamın göz ardı edilmesine neden olmuştur. Bu yaklaşım, teorik düzeyde Kur’an’ın merkeziliğini vurgulamak açısından anlamlı görünse de, pratikte metnin tarihsel referanslarını daraltan bir işlev görmektedir. Kur’an’ın indiği toplumsal ve kültürel bağlamda Tevrat geleneğinin belirleyici rolü dikkate alınmadan yapılan yorumlar, metnin anlam dünyasını eksik okumaya yol açmaktadır.
Bu bağlamda, Tevrat’ın sistematik biçimde dışlanması, Kur’an kıssalarının çoğu zaman bağlamından kopuk, parçalı ve spekülatif biçimde yorumlanmasına zemin hazırlamıştır. Aynı anlatının farklı tefsirlerde birbirinden oldukça uzak anlamlara bürünmesi, yorum sınırlarının belirsizleşmesine ve tefsir geleneğinde geniş bir yorum esnekliğinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu esneklik, bazı durumlarda üretken bir düşünsel alan sunsa da, metodolojik denetimden yoksun kaldığında ilmî tutarlılığı zedeleyen bir unsur haline gelmektedir.
Öte yandan, Kur’an ile Tevrat arasındaki paralelliklerin dikkate alınması, Kur’an’ın özgünlüğünü zayıflatan bir unsur olarak değil, bilakis onun vahiyler tarihindeki konumunu daha sağlam biçimde kavramaya imkân veren bir araç olarak değerlendirilmelidir. Metinlerarası ilişkilerin incelenmesi, Kur’an’ın önceki vahiylerle hangi noktalarda süreklilik kurduğunu, hangi noktalarda ise tashih edici ve dönüştürücü bir rol üstlendiğini ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede, sağlıklı bir tefsir metodolojisi, Tevrat ile paralellik gösteren konularda ilgili literatürün sistemli biçimde taranmasını gerekli kılmaktadır. Ancak bu tarama, Tevrat’ı normatif bir şeriat kaynağı olarak kabul etmek anlamına gelmemelidir. Burada söz konusu olan, onu tarihsel ve metinsel bir veri seti olarak değerlendirmek ve elde
edilen bilgileri Kur’an’ın temel ilkeleri doğrultusunda eleştirel bir süzgeçten geçirmektir.
Böyle bir yaklaşım, hem Kur’an’ın merkezî otoritesini korumakta hem de yorum sürecini daha geniş bir epistemik zemine oturtmaktadır. Tevrat merkezli verilerin bilinçli biçimde dışlanması yerine, metodolojik denetim altında kullanılması, İslami ilimler geleneğinde metinlerarası tutarlılığı güçlendirecek ve Kur’an kıssalarının daha bütüncül biçimde anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.
Bu perspektif, tefsir çalışmalarını yalnızca içe kapalı bir yorum döngüsünden kurtarmakta; Kur’an’ı, vahiyler tarihi içerisindeki konumuyla birlikte değerlendiren daha kapsamlı bir araştırma alanına dönüştürmektedir. Böylece hem geleneksel miras daha sağlıklı biçimde yeniden okunmakta hem de modern akademik çalışmalarla daha güçlü bir irtibat kurulabilmektedir.
