Kur’an Tefsirinde Bağlam-Anlam İlişkisi ve Yorumcunun Zihinsel Belirleyiciliği
İslami ilim geleneğinde ayetlerin tefsiri bağlamında “yorum” üretme faaliyeti çoğu zaman bir entelektüel maharet göstergesi olarak değerlendirilmiştir.
Bu yaklaşım, zamanla “ne kadar çok yorum, o kadar çok derin anlam” ve metnin zenginliğinin sonsuzluğu yönünde yanıltıcı bir kabule dönüşmüştür. Oysa Kur'an’ın günümüze kadar taşınan en önemli problemlerinden biri, metnin kendi bağlamı içerisinde ve ilahi murada uygun biçimde anlaşılmamasıdır. Bu sorun, çoğunlukla yorumcunun zihinsel dünyasının ve ideolojik yönelimlerinin, metnin asli anlamının önüne geçmesiyle ortaya çıkmaktadır.İnsan zihni, anlam üretme sürecine çoğu zaman ön kabuller, değer yargıları ve dünya görüşleriyle dahil olur. Bu durum, kutsal metinler dahil olmak üzere her türlü metnin, okuyucunun zihinsel çerçevesine uygun biçimde yeniden inşa edilmesine yol açar. Böylece metnin tarihsel, dilsel ve bağlamsal sınırları göz ardı edilir; anlam, metinden ziyade yorumcunun perspektifinde şekillenir. Bu süreç, iletişim bağlamının bozulmasına benzer biçimde, anlam kaymasına neden olur. Nitekim iki kişi arasında gerçekleşen herhangi bir ticari pazarlığın, tartışmanın ya da hal hatır sormanın üçüncü bir tarafça tamamen farklı bir etkinlik olarak algılanması ne derece absürt ise, kutsal bir metnin kendi bağlamından koparılarak yorumlanması da epistemolojik açıdan benzer bir problem üretmektedir.
Bu bağlam sorunu, tefsir literatüründe sıkça karşılaşılan bir olgudur. Örneğin, Muhyiddin İbn Arabi’ye nispet edilen bazı yorumlarda, Bakara Suresi’nde inkarcılara yönelik olarak geçen “sağır, dilsiz ve kör” nitelendirmesinin, Allah’a yakın veli kullara işaret ettiği yönündeki yaklaşım, bağlam-anlam ilişkisinin ihmal edilmesine tipik bir örnek teşkil eder. Ayetin hitap ettiği toplumsal ve tarihsel bağlam dikkate alınmadan yapılan bu tür yorumlar, metnin asli mesajını dönüştürmekte ve onu farklı bir anlam düzlemine taşımaktadır.
Bu noktada tefsir faaliyetinin temel epistemolojik sorunu, metnin “ne söylediğinden” ziyade, yorumcunun “onda ne görmek istediğine” odaklanmasıdır. Oysa Kur’an metni, belirli bir tarihsel bağlamda, belirli bir muhatap kitlesine ve belirli amaçlara yönelik olarak indirilmiştir. Bu bağlam göz ardı edildiğinde, anlam üretimi keyfileşmekte ve metin, ideolojik ya da mistik projelerin taşıyıcısı haline gelmektedir.
Oysa sağlıklı bir tefsir faaliyeti, bağlam ve anlam arasındaki organik ilişkiyi merkeze almak zorundadır. Dilsel yapı, nüzul ortamı, hitap edilen toplumsal zemin ve metnin bütünlüğü dikkate alınmadan yapılan yorumlar, kaçınılmaz olarak anlam kaybına yol açar. Bu ihmalin sonucunda, ayetlerin asıl muhatapları üzerinden verilmek istenen mesaj silikleşir; yerine, yorumcunun zihinsel dünyasını yansıtan ikincil ve çoğu zaman problemli anlamlar ikame edilir.
Dolayısıyla Kur’an’ın doğru anlaşılması, yorum faaliyetinin sınırlarının farkında olunmasını ve bağlam-anlam ilişkisinin titizlikle korunmasını gerektirir. Aksi hâlde tefsir, ilahi muradı açığa çıkaran bir araç olmaktan çıkarak, öznel düşüncelerin metne yansıtıldığı bir projeksiyon alanına dönüşür. Bu durum ise hem epistemolojik hem de teolojik açıdan ciddi bir sorun teşkil eder.
