Homo Sapiens Sapiensleştiremediklerimizden misiniz ?

    Sanırım Elias Canetti'nin Kitle ve İktidar adlı kitabında görmüştüm. Tam hatırlamıyorum ama kaba saba aklımda kalan hali şöyle bir şeydi. "Kalabalık, insanın düşünme cesaretini elinden alan en eski icattır."


    İnsanlık tarihinde her çağ, kendine özgü bir körlük üretmiştir. Kimi zaman dogmalar, kimi zaman ideolojiler, kimi zaman da mutlak iktidar arzusu düşüncenin önüne geçmiştir. İçinde yaşadığımız çağın körlüğü ise çok daha karmaşık bir karakter taşıyor. Çünkü bu kez insanı karanlığa sürükleyen şey bilgi yoksunluğu değil; bilginin ölçüsüz, denetimsiz ve anlamını yitirmiş halinin savrulmasıdır.

Neyi mi konuşacağız..
Sosyal Medyayı..

    Sosyal medya, başlangıçta tüm dünyada iletişimi demokratikleştiren bir imkan olarak karşılandı. Zamanla bu dijital alan, dikkat ekonomisinin en büyük laboratuvarına dönüştü. Artık değer üreten düşünceler yerine dolaşım hızı yüksek içerikler öne çıkıyor oldu. Artık bir fikrin doğruluğu, kanıtlarının sağlamlığı ya da zihni geliştirme potansiyeli, görünürlük yarışında belirleyici olmuyor. Algoritmalar, insan aklını besleyen metinlerin dışında; insanın en ilkel dürtülerini harekete geçiren içerikleri ödüllendiriyor.

Bu dönüşüm yalnızca iletişim biçimlerini değiştirmedi. İnsan zihninin çalışma ritmini de yeniden şekillendirdi.

    Öyle ki "Dikkat", modern çağın en pahalı sermayesi haline geldi. Her bildirim, her kısa video, her çarpıcı başlık zihni yeni bir uyarana sürüklüyor. Düşüncenin olgunlaşması için gereken süre parçalanıyor. Bir kitabın sayfalarında saatlerce dolaşabilen zihin, birkaç paragrafı tamamlamadan başka bir ekrana yöneliyor. Böylece bilgi edinme eylemi, yerini sürekli uyarılma ihtiyacına bırakıyor.

Elbette yazı da bu değişimden payını alıyor.

    Yüzyıllar boyunca yazmak, düşüncenin kalıcı biçime kavuşması anlamına geldi. Bugün ise metinlerin önemli bir bölümü, birkaç saniyelik görünürlüğün ömrü kadar değer taşıyor. Cümleler hafızada iz bırakmak için kurulmak yerine, ekranı durduracak kadar dikkat çekici olma kaygısıyla üretiliyor. Dil, anlamın taşıyıcısı olmaktan uzaklaşıp etkileşimin aracına dönüşüyor.

Bu durumun toplumsal sonucu ise çok daha ağırdır.

    Hakikatin ortak ölçüt olmaktan uzaklaşması, güven duygusunu aşındırır. Aynı olaya bakan insanlar aynı verileri değerlendiremez hale geldiğinde ortak akıl da çözülmeye başlar. Sosyal medya, milyonlarca kişiye aynı platformu sunarken ortak gerçekliği küçültüyor. Her kullanıcı, kendi inançlarını sürekli doğrulayan içeriklerle çevriliyor. Böylece düşünce gelişmiyor; yalnızca mevcut kanaatler güç kazanıyor. İnsanlık, dijital bir cehalete doğru dörtnala koşarcasına ilerliyor.

    Geçmişte cehalet, bilmediğinin farkında olmaktı. Günümüzde ise eksik bilgiyle sınırsız özgüven arasında kurulan tehlikeli ittifak giderek büyüyor. Her konuda konuşabilme cesareti, öğrenme ihtiyacının önüne geçiyor. Bilgi emek isterken kanaat birkaç saniye içinde üretilebiliyor. Bu yüzden sosyal medya, yalnızca yanlış bilgiyi yaymıyor; düşünmeden hüküm vermeyi de sıradanlaştırıyor. Maalesef ki içerik üretimi bu düzenin yakıtı haline geldi.

    Durmaksızın yeni görüntüler, yeni tartışmalar, yeni krizler ve yeni öfkeler üretiliyor. İnsan zihni tüketiyor; fakat sindiremiyor. Hatırlıyor; fakat anlamlandıramıyor. Görüyor; fakat bakmıyor. Bu hız, zihinsel yorgunluğu görünmez kılıyor. Sürekli meşgul olan insan, düşünsel üretkenliğini kaybettiğini çoğu zaman fark edemiyor.

En büyük kırılma ise insanın kendisiyle kurduğu ilişkide yaşanıyor.

    Sessizlikten kaçan bir zihin, iç dünyasına yabancılaşır. Kendisiyle konuşamayan insan, başkalarının sesine bağımlı hale gelir. Sürekli onay bekleyen birey, kalabalığın içinde yaşarken giderek daha derin bir yalnızlığa sürüklenir. Dijital bağlar çoğaldıkça gerçek temas zayıflar. Aynı masada oturan insanlar birbirlerinin yüzüne bakmak yerine aynı ekranın içine bakar oldular.

Bütün bunlar, yalnızca teknolojik bir dönüşüm olarak açıklanamaz. Artık karşımızda antropolojik büyük bir kırılma var.

    İnsan türünü diğer canlılardan ayıran en büyük özellik, yalnızca ayağa kalkması değildi. Soyut düşünebilmesi, sözlü kültür ve yazıyla hafıza oluşturabilmesi, kuşaklar boyunca bilgi aktarabilmesi ile hakikati aramaktan vazgeçmemesiydi. Şimdi ise tuhaf bir geriye yürüyüşe tanıklık ediyoruz. Teknolojik bakımdan tarihin en gelişmiş araçlarına sahibiz; buna karşılık zihinsel reflekslerimiz giderek ilkel kabile davranışlarını andırıyor. Aidiyet, sorgulamanın önüne geçiyor. Linç, tartışmanın yerini alıyor. Gürültü, akıl-vicdan ve basiret muhakemesini bastırıyor.

Sanki yeniden dik yürümeyi öğrenmiş; fakat henüz Homo sapiens olmanın düşünsel olgunluğuna erişememiş bir bilince doğru ilerliyoruz öyle değil mi !

    Oysa sürekli peşinde koştuğumuz ve oluşturmaya çalıştığımız medeniyet, bilgi biriktirmekle kurulmaz. Bilgiyi anlamlandırabilen insanlarla ve ufuklarla kurulur. Kitapların sustuğu, uzun düşüncenin sabırsızlıkla karşılandığı, doğruluğun görünürlüğe yenildiği toplumlarda teknolojik ilerleme tek başına bir uygarlık üretmez. Yalnızca daha hızlı çalışan makineler ve daha yavaş düşünen insanlar ortaya çıkar. Belki de çağımızın en büyük paradoksu budur kim bilir..

    Geldiğimiz son noktada insanlık, tarihte ilk kez bütün kütüphaneleri avucunun içine sığdırmayı başardı; fakat ateşi bulan atalarının karanlığı aydınlatmak için yaktığı o ilk kıvılcımı, ekranların ışığında söndürmeye başladı.