Keloğlan'a Saç Ektirmek


Nuh’un gemisini arayan arkadaşlarla oturduk, çay içiyoz.

Muhabbet uzadıkça uzadı. Zaten bu konular ne zaman açılsa konu uzar ama bir nihayete hiç varamaz ki !

Nuh’un gemisini bulamadığımız gibi Musa’nın da tam olarak denizi nerede ikiye yardığı, Yunus’u balığın nerede karaya bıraktığı,
İbrahim'in nerede ateşe,
Yusuf’un ise kuyuya atıldığı yerin niçin bulunamadığından girdik.
Bir türlü işin içinden çıkamadık.

Çıkamadık çünkü arkadaşlar, Kur’an’daki anlatıların tamamının mutlak surette rasyonel gerçeklik içerisindeki nesnel karşılığını bulmaya çalışıyordu. Böyle olunca da anlatının kendisinden çok, anlatının arkeolojik ve fiziksel izlerini arayan bir bakış açısı ortaya çıkıyor. Oysa burada asıl sorulması gereken soru, “Bu olay tam olarak nerede ve nasıl gerçekleşti?” sorusundan önce “Bu anlatı neyi hatırlatıyor, insana ne söylüyor ve hangi ahlaki hafızayı canlı tutuyor?” sorusudur.

Algı dünyamıza kelam ilmi üzerinden yerleşen ve yüzyıllardır bir türlü çıkmayan “mucizenin nübüvvetin ispatı olduğu” anlayışı, müminlerin zihnini çoğu zaman gereksiz bir ispat çabasının içine sürüklemiştir. Böylece vahyin ahlaki ve teolojik çağrısı geri plana itilmiş, mucize anlatılarının fiziksel olarak nasıl mümkün olabileceğini açıklamak başlı başına bir iman meselesine dönüştürülmüştür. Bir süre sonra da iman, anlatının taşıdığı anlamdan çok anlatının laboratuvarda yeniden üretilebilir olup olmadığı üzerinden savunulmaya başlanmıştır.

Oysa mucizevi anlatıların anlam dünyasını kavrayabilmek için önce onların nüzul dönemindeki muhataplarının zihinsel evrenine bakmak gerekir. Çünkü hiçbir insan, kültürden, gelenekten, inançlardan, korkulardan, beklentilerden ve yaşadığı tarihsel-jeopolitik gerilimlerden bağımsız bir varlık değildir. Vahyin muhatabı da kendi çağının kültürel belleğiyle konuşan, anlatılanı kendi semboller dünyası içerisinde anlamlandıran insandır. Vahyin muhatapları da bütün bu unsurların içinden konuşan ve dinleyen insanlardı. Dolayısıyla Kur’an’ın kıssaları, boşlukta kurulmuş soyut anlatılar olarak değil, belirli bir kültürel belleğe hitap eden teolojik metinler olarak değerlendirilmelidir.

Kur’an’ın Nuh kıssasını aktarışında da bu husus belirleyicidir. Nuh anlatısı, salt geçmişte meydana gelmiş olayların kronolojik bir tutanağı gibi okunmamalıdır. O, aynı zamanda insanın hakikat karşısındaki tutumunu, iktidar ile hak arasındaki gerilimi, toplumsal direnci, inkarı ve insanın kendi ürettiği kutsallıkların esiri oluşunu anlatan teolojik ve ahlaki bir hitaptır. Bu nedenle kıssanın anlamını yalnızca “Ne oldu?” sorusuna indirgemek, anlatının asıl işlevini daraltmak anlamına gelir.

İnsanlık tarihi büyük ölçüde sözlü kültürlerin içerisinden süzülerek gelmiştir. Sözlü kültürde anlatılar, modern tarih yazımının aradığı nesnel kayıt ve kronolojik kesinlikten farklı bir işleve sahiptir. Bir anlatının kuşaklar boyunca taşınması, onun her ayrıntısının modern anlamda tarihsel bir tutanak olduğu anlamına gelmez. Anlatı, hafızayı taşır; korkuyu, umudu, ahlaki sınırları, toplumsal tecrübeyi ve insanın varoluş karşısındaki sorularını geleceğe aktarır.

Burada temel mesele, kültürel bir anlatının nesnel karşılığını bütünüyle reddetmek ya da kabul etmekten önce, o anlatının hangi zihinsel ve kültürel işlevi gördüğünü anlayabilmektir. Çünkü sözlü kültürün sembolik dilini modern laboratuvarın cetveliyle ölçmeye kalkmak, anlatının ruhunu kaybetme tehlikesini beraberinde getirir. Bir kıssayı yalnızca “Bunun fiziksel olarak tam karşılığı nedir?” sorusuna sıkıştırmak, bazen anlatının söylediğinden çok söylemediği şeylerle uğraşmaktır.

Kısacası Nuh kıssasını anlamanın yolu, onu yalnızca bugünün bilimsel gerçeklik kategorileriyle yargılamaktan geçmez. Önce o anlatının kültürel bellekte ne taşıdığına, vahyin muhataplarında hangi çağrışımları uyandırdığına ve hangi ahlaki hafızayı canlı tuttuğuna bakmak gerekir. Aksi halde sözlü kültüre ait bir anlatının her unsuruna modern çağın nesnel karşılığını bulmaya çalışmak, kültürel bir hafızaya tarihsel bilirkişi raporu hazırlamaya benzer. Bu nedenledir ki Nuh'un gemisini nesnel olarak insanlık asla bulamayacaktır. Buna rağmen hala aramakta ısrar etmek açık söyleyelim ki Keloğlan'a saç ektirmeye çalışmak gibidir. Çünkü öykülerde mesele Keloğlan'ın saçının neden olmadığını açıklamak değil, onun kel başıyla bir kahraman olarak diğerlerinden farklı olması ve anlatının bize ne söylediğini anlayabilmektir.