Kur'an Kıssalarını Masallaştırmak

 Kanaatimce; Kur’an kıssalarının günümüzde algılanan biçimiyle en büyük talihsizliği, anlatılmak istenen şeyin zamanla anlatılan şeyin içine gömülmesidir.

    Muhammed Abid el-Câbiri’nin “Arap aklı” üzerine yaptığı çözümlemelerden hareketle bakıldığında, bir metni anlamanın yalnızca kelimelerin sözlük karşılığını bulmaktan ibaret olmadığı görülür. Metin, kendisini üreten zihinsel dünyanın, siyasal yapının, toplumsal ilişkilerin ve kültürel hafızanın içinde konuşur. Kur’an kıssaları da böyledir. Bunlar geçmişe ait olayların kronolojik tutanakları gibi okunabilecek metinler değildir. Kur’an, tarihin bütün ayrıntılarını anlatmak yerine, kendi muhatabının zaten aşina olduğu tarihsel ve kültürel malzemeyi seçer, yoğunlaştırır ve ahlaki-siyasal bir mesaja dönüştürür.

    Süleyman Kıssasından örnek vereyim ki Süleyman kıssası bunun son derece dikkat çekici örneklerinden biridir. Süleyman’ın asası etrafında anlatılan bölüm, yüzeysel biçimde okunduğunda neredeyse bir masal sahnesi gibi görünür: Süleyman’ın ölümünün fark edilmemesi, asasının bir canlı tarafından kemirilmesi ve bedeninin yere düşmesi. Fakat burada asıl mesele “Süleyman’ın asası hangi ağaçtandı, ne kadar uzundu, nasıl kemirildi?” sorusu değildir. Kur’an’ın dikkat çektiği asıl sonuç, cinlerin gaybı bilmediklerinin ortaya çıkmasıdır. Yani anlatının merkezinde bir asa değil, iktidarın görünüşü ile gerçekliği arasındaki mesafe vardır.

    Süleyman gibi olağanüstü geniş bir siyasal otoriteye sahip bir hükümdarın ölümünün, yönetim mekanizması tarafından hemen fark edilmemesi oldukça güçlü bir siyasal imgedir. İktidar ayakta görünürken onu taşıyan irade tükenmiş olabilir. Saray çalışıyor, emirler veriliyor, bürokratik düzen işlemeye devam ediyor, fakat merkezdeki insan çoktan yok olmuştur. Asanın üzerinde duran beden, aslında kendi kendisini sürdüren bir iktidar mekanizmasının görüntüsüdür. Asa çürüyünce beden düşer ve sistemin gerçekliği ortaya çıkar.

    Burada kıssanın siyasal anlamını kavramak için Süleyman’ın asasının maddesini araştırmaktan çok, iktidar, saray, bürokrasi, otorite ve bilgi ilişkisini anlamak gerekir.

    Fakat İslam tefsir geleneğinde zaman zaman tam tersinin yapıldığını görüyoruz. Anlatının temsil ettiği siyasal ve teolojik anlamın peşinden gitmek yerine, anlatının dış kabuğu genişletilmiş, ayrıntılar çoğaltılmış ve kıssa giderek bir hikaye evrenine dönüştürülmüştür. Asanın nasıl olduğu, cinlerin ne yaptığı, Süleyman’ın ölümünün nasıl gerçekleştiği gibi sorular, metnin temel mesajının önüne geçmiştir. Böylece Kur’an’ın birkaç cümleyle yoğunlaştırdığı anlam, yüzyıllar boyunca üretilen ayrıntılarla adeta kalın bir folklor tabakasıyla kaplanmıştır.

    Anladığım kadarıyla bunun önemli bir nedeni, kıssaların hitap ettiği tarihsel arka planın yeterince hesaba katılmamasıdır. Süleyman anlatısı, boşlukta ortaya çıkmış bir anlatı değildir. Yahudi-Hıristiyan geleneğinin, İsrailoğulları tarihinin, krallık tecrübesinin, Süleyman figürü etrafında oluşmuş kültürel hafızanın ve Yakındoğu'nun siyasal tahayyülünün içerisinde anlam kazanır. Kur’an’ın muhatapları da bu anlatı dünyasının bütünüyle yabancısı değildi. Dolayısıyla Kur’an’ın her ayrıntıyı açıklamaması şaşırtıcı değildir. Bir metin, muhatabının zaten bildiği bir hikayeyi yeniden kurarken ansiklopedi yazmak zorunda değildir ! Biz yüzyıllardır Kur'an okurken bu gerçekliği maalesef ıskalaya ıskalaya masallaştırdık..

    Kanaatim şu yöndedir ki buradaki temel problem, modern okuyucunun da aynı hatayı başka biçimde tekrarlamasıdır. Tarihsel arka planı araştırmadan, dönemin siyasal kültürünü bilmeden, Yahudi anlatı geleneğini ve Yakındoğu sembolizmini hesaba katmadan kıssayı bugünün zihniyle açıklamaya çalışmak, metni anlamaktan çok onu kendi zihnimizin içine taşımaktır. Buna anakronizm denir.

    Bir başka deyişle, “Süleyman’ın asası nedir?” sorusu tarihsel açıdan ilginç olabilir; fakat “Kur’an bu asa üzerinden neyi görünür kılıyor?” sorusu tefsir açısından çok daha önemlidir.

    Çünkü kıssaların çalışma biçimi çoğu zaman budur. Tarihsel malzemeyi alır, onu yoğunlaştırır, sembolik bir sahneye dönüştürür ve muhatabın zihninde çok daha büyük bir anlam alanı açar. Firavun yalnızca belirli bir tarihsel şahıs olmaktan çıkarak sınırsız iktidarın, Musa yalnızca belirli bir peygamber olmaktan çıkarak zulme karşı hakikatin, Karun yalnızca servet sahibi bir adam olmaktan çıkarak servetin insan üzerindeki tahakkümünün, Süleyman da yalnızca görkemli bir hükümdar olmaktan çıkarak iktidarın kudreti ile iktidarın faniliği arasındaki gerilimin taşıyıcısına dönüşür.

    Burada “alegori” kelimesini de dikkatli kullanmak gerekir. Kıssaları baştan sona “sembolik hikayeler” saymak, onların tarihsel hafızayla ilişkisini koparmak olur. Kur’an’ın kıssaları, tarihsel ve kültürel malzemeyi kullanır. Fakat bu malzemeyi modern tarih kitabının yöntemiyle sunmaz. Onun amacı olayların bütün ayrıntılarını belgelemek değil, belirli bir ahlaki, teolojik ve siyasal hakikati görünür hale getirmektir.

    Tam da bu nedenle tefsir geleneğinin kıssaları masallaştırdığı söylenebilirken, “Kur’an masal anlatıyor” sonucuna gidilmemelidir. Sorun Kur’an’ın anlatım biçiminde değil, bizim anlatım biçimini amaç sanmamızdadır.

    Kur’an’ın kıssaları, anlatı formu bakımından masalsı unsurlar taşıyabilir; fakat masal anlatmak için anlatılmazlar. Onların amacı insanı geçmişin ayrıntılarıyla eğlendirmek değil, geçmişin hafızası üzerinden bugünün insanına bir hakikati göstermektir. O, dönemi itibariyle iki gözüm Muhammed ve etrafındaki kalabalığa vereceği mesajı bu yönde verdi. Ancak sonraki kuşaklar için durum aynı sonuçlar doğurmuyor.

    Süleyman’ın asasını ararken iktidarın çürüyen tarafını kaçırırsak, elimizde bir asa kalır. Süleyman’ın ölümünü açıklamaya çalışırken iktidarın kendi kendisini sürdüren mekanizmasını göremezsek, elimizde bir saray hikayesi kalır. Oysa Kur’an’ın kıssası tam burada konuşmaya başlar ki: Görünürde ayakta duran her iktidarın içinde, bir gün onu kemirecek bir çürüme mekanizması vardır. Bilmem bu güne dair de bir şey anlatabiliyor muyum !

    Kıssalar masal değildir. Fakat masal biçiminin, sembolün, yoğunlaştırılmış anlatının ve kültürel hafızanın imkanlarından yararlanabilirler. Çünkü Kur’an’ın derdi geçmişi müzelik bir hikayeye çevirmek değil, geçmiş üzerinden insanın bugünkü iktidarını, ahlakını ve kendisini sorgulatmaktır. Kıssayı masallaştıran şey anlatının kendisi değil, anlatının arkasındaki hakikati göremeyip kabuğunu gerçekliğin tamamı sanan okumadır.