Kayıtlar

Kur'an okumanın Kur'ani sorunları

Resim
Kur'an dersi yapan kardeşlerimizin kanımca en büyük sorunu Kur'an okumalarıdır. O ne biçim laf ya ! O biçim laf abicim, bak dinle; Kur'anın içine doğduğu toplumun kültüründen , dini olgularından, ayetlerin zuhur olduğu psikolojik ortamdan, insanlığın geçmiş olduğu teolojik dini süreçten bi haber okursan Kur'an elinde sağa sola fırlattığın bir bıçak gibidir. Hem başkasını hem kendini yaralarsın ! Bir örnek verelim uzatmayalım; Mekke'de Muhammed a.s. kendi amca ve dayıları ile kuzen akraba talukatından oluşan Dar'un Nedve'ye karşı mücadele başladığında etrafındaki zayıflar, güçsüzler, Allah'ın izni ve Resul'ün önderliğinde Medine'ye göç ettiler. Burada Medinelilerden hürmet ve kardeşlik gören Muhacirler tam çifti çubuğu düzmüş rahata kavuşmuşken bir haber geldi: Medineye gelirken arkalarına bakmadan Mekke'de bıraktıkları tüm mal varlıklarını Ebu Süfyan Şam'a götürüp sattığını ve döndüğünü haber aldılar. Müslümanlar Muhammed a....

Adam ol canımı ye !

Resim
Müslümanlar olarak Kur'an'ın belki de en ideal yorumuna ulaşmak için, çağdaş felsefedeki semantik, hermönetik, tarihsellik, yapısalcılık, pozitif mantıkçılık, göstergebilim (ezoterizm ya da simgecilik) matematiksel kombinasyonlar, edebi derinlik ve alt anlamlılık gibi bir çok akımdan yararlanma yoluna gideriz. Bunu, masum okurların işini kolaylaştırıcı, metni(vahiy) okumaya ya da araştırma fırsatı olmayanlara bir yardım refleksi ve oldukça doğal bir uğraş olarak kabul edecek olsak bile, bu gibi disiplinlerin daima gözden kaçırdığı önemli bir kaç şey var. Kur'an metni aslında nerede duruyor ? Yani üzerinde çalıştığımız metnin bizi bağlayıcı argümanları nelerdir ? Ya da bir metin, hitaba dönüştüğünde herkesin farklı bir şeyler anlayabileceği esneklikte midir ? Eğer bu bağlayıcılık göz ardı edilirse metnin (vahiy) her dilden ve her telden konuşmasına rağmen maksadın (Allah'ın hitabının muradı, maksadı, gündemi) ıskalanması kaçınılmazdır. Bu sonucun ortaya çıkma...

Allah iyi ise peki kötülük niye var ?

Resim
Eğer Tanrı kötülüğü engellemek istiyor ancak buna gücü yetmiyorsa Tanrı mutlak güçlü değildir. Öte yandan eğer gücü yetiyor ama engellemek istemiyorsa o zaman Tanrı mutlak iyi değildir. Peki, hem kötülüğü engellemeye gücü yetiyor hem de engellemek istiyorsa nasıl bu kadar çok kötülük olabilir ? veya ne gücü yetiyor ne de kötülüğü engellemek istemiyorsa neden ona Tanrı diyoruz ? Başka bir deyişle Tanrı'nın ve kötülüğün aynı anda var olması mantıken imkansız değil mi ? Aslında "teodise sorunu" ya da paradoksu olarak da bilinen Epikurus Abi'nin (Adı: Epikuros Doğum: MÖ Şubat 341 Ölüm: MÖ 270 Mesleği: Antik Yunanlı Helenistik felsefenin en önemli düşünürlerinden birisidir) ortaya attığı bu mantıksal önermede Sizce de bir sorun yok mu ? Antik Yunan'dan biraz geriye, çok daha eskiye gidelim biraz.. Mesela Parsi inancın köklerine, monoteist inancın yeniden yükselişe geçtiği dönemlerde Zerdüşt'ün getirdiği Avesta'sına bir göz atalım; Bunu Sana soruyoru...

Açlık, Tokluk ve Sahte Kurtuluş Reçeteleri

Resim
Eskiçağ dinlerinde oruç, özellikle rahip ve rahibeleri tanrılarla yakınlaştırmaya hazırlamanın bir yoluydu. Antik dönemin gizemli dinlerindeki inanışa göre tanrılar, kutsal öğretilerini ancak belli bir süre eksiksiz oruç tutan kişilere düşler ve görüntüler yoluyla açıklarlardı. Birçok kültürde oruç, öfkelenen bir tanrıyı yatıştırma ya da ölmüş bir tanrıyı (örneğin bereket tanrısını) diriltme amacına yönelikti. Dünyanın bütün dinlerinde, belirli kutsal zamanlar sırasında ya da öncesinde, ya da özel sebeplerle oruç tutulur. Oruç, kendini her bir şey den uzak tutmanın en genel adıdır. Örneğin; - Yiyecek ve içeceklerden uzak durma ya da genişletilmiş sağlık perhizleri ( Et yememek bu kökene dayanan bir perhizdir) - kadın ve erkeklerin birbirlerine yaklaşmaması (Rahipler, Rahibeler, keşişler ve din adamlarının evlenmemesi) - Yıkanmama (Hindistan da Sadhular asla yıkanmazlar.) Sibirya’daki Tunguzlar’ın (Evenkler) şamanları ilk düşlerinden sonra, başka düşler görmek ve ruhlarla ilişki kurmak...

İsa, Kabe ve Biz

Resim
Nasıralı İsa'nın hayatı hakkında anlatılan tüm hikayeler içerisinde sayısız tiyatro oyununda, filmde tabloda ve Pazar ayinlerinde anlatılan bir tanesi var ki, İsa'nın kim olduğu ve İsa'nın ne anlama geldiği konusunda bizlere her sözden ve her davranıştan daha çok bilgi verir. İsa'nın hizmeti ile ilgili olarak kanonik müjdelerin dör­dünde de (Matta, Markos, Luka ve Yuhanna) yer alan az sayıda olaydan biridir, dolayısıyla tarihselliği konusunda biraz daha fazla ağırlığa sahiptir. Ancak, müjdecilerin dördü de bu anıtsal anı sıra­dan, neredeyse yüzeysel bir şekilde ele alır, sanki anlamını çok iyi anlayamamışlar gibi ya da, daha büyük olasılıkla, radikal etkileri şahit olan herkes tarafından anında fark edilecek olan bir olayı ka­sıtlı olarak önemsiz göstermek istemişlerdir. İsa'nın kısa hayatında bu an öylesine açıklayıcıdır ki, tek başına bu olay onun misyonunu, teolojisini, politikasını, Yahudi otoriteler ile ilişkisini, genel olarak Yahudilikle ilişkisini ve Roma iş...

Baldırı çıplak atalarımız mağara duvarlarına niçin resim çiziyorlardı ?

Resim
Fenomenoloji ve tarih birbirini tamamlar. Tarihin herhangi bir dönemini anlamak istiyorsanız ki bu antik çağ ve daha öncesi için ise mutlaka olay, anlam, durum örgülerine fenomenolojik yaklaşmak zorundasınız. İnsan fenomen üreten, fenomenler ile hayatı anlamaya, anlamlandırmaya çalışan, arketipsel düşünmeyi bir yaşam biçimine dönüştüren varlıktır. Antik çağın ve öncesinin insanının inanç ve düşünce dünyasından fenomenleri çekip çıkarın, geriye insan namına da hiç bir ey kalmaz. Fenomenolojinin mayası da bu bağlamda Din'dir. Dinden daha eski bir şey ise yoktur. Din, insan ile yaşıt bir olgudur. Toplumların kültürlerini, geleneklerini, ahlaki yasalarını, hukuk normlarını etkileyen, yeri geldiğinde sentezleyen, ağırlıklı olarak yönlendiren başat olgu; Din'dir. Bu bağlamda; Baldırı çıplak pirimitif atalarımız neden mağara duvarlarına avladıkları hayvanların figürlerini çiziyor ve av aktivitelerini resmediyordu ? sorusunu kendimize soralım ve bu soruya yukarıdaki perspektift...

İlksel inancın başlangıcında Tek'lik ya da Çok'luk

Resim
Geleneksel algımızda insanın dini tecrübesinin ilksel başlangıcı genellikle tek-tanrı inancının zamanla tahrif edildiği yönündedir. Bu kurgudaki mantık, ilksel bilgi/yasa/vahiy'in Tanrının insana iletmesiyle her şeyin start aldığı, ilksel olanın mükemmel ve tanrısal saflıkta olduğu yönündedir. Bu ilksel başlangıç sonrası insan daima bir yoldan çıkma eğilimi ile yola tekrar davet edilme teklifinin yinelenmesi yoluyla dini tecrübesini sürdürür. İslami geleneğimizde de bu durum benzer bir tez ile savunulur. Allah ilk insanlara ilksel doğruları ve ahlaki ilkeleri bildirmiş sonra insanlığı dini tecrübeyle baş başa bırakmıştır. Bu kurgusal tezin temel dayanağı daha çok anakronik yorum merkezli bir sentezdir ki Kur'an ve Tevrat kaynaklı Adem'in yaradılış kıssası bu yorumun merkezine oturtulur. Bu kıssaya yaklaşım sorunu beraberinde ilksel dini tecrübeye yorulan bu teze de dayanak teşkil eder. Oysa, Adem, Kur'anda tekil bir şahıs olarak varlık sahnesine çıkmamış ontolo...